Tellerin İçinden Mektup Bekleyenler: Osmanlı'nın Telgrafla İmtihanı
Tarih boyunca her yeni teknoloji, insanlık için önce bir şok, sonra bir alışma evresi, en sonunda da vazgeçilmez bir ihtiyaç olmuştur. Önceki yazılarımızda otomobilleri taşlayanlardan, matbaaya cenaze namazı kılanlardan bahsetmiştik. Şimdi sırada, iletişimin hızını at sırtından elektrik hızına çıkaran o mucizevi cihaz var: Telgraf.
Fakat tahmin edebileceğiniz gibi, 19. yüzyılın ortalarında İstanbul'a ve Anadolu'ya çekilen o upuzun teller, halk arasında büyük bir kafa karışıklığına ve birbirinden komik efsanelere yol açmıştı.
"Mektubumu Verdim Ama Kağıdı Geri Vermediler!"
Osmanlı İmparatorluğu, telgraf teknolojisiyle ilk kez 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında tanıştı. Avrupa'dan İstanbul'a çekilen hatlar sayesinde, cephedeki haberler günler yerine saatler içinde saraya ulaşıyordu. Devlet erkanı bu hıza hayran kalmıştı kalmasına ama halk için durum bambaşkaydı.
Telgrafhaneler sivil kullanıma açıldığında, memurlar epey ilginç manzaralarla karşılaşmaya başladı. Bir yakınına "telgraf çekmek" isteyen vatandaş, elinde özenle yazılmış bir mektup kağıdıyla gişeye geliyordu. Memur, mektuptaki metni Mors alfabesine çevirip makineyle tık tık karşı tarafa iletiyor, ardından kağıdı bir kenara koyuyordu. İşte kıyamet tam da burada kopuyordu!
Vatandaş öfkeyle memura itiraz ediyordu: "Evladım, parasını verdik, mektubu neden göndermiyorsun? Kağıdı masaya koydun, o makineyle tık tık oyun oynuyorsun!"
Halka, kelimelerin kağıt olmadan, sadece görünmez elektrik sinyalleriyle tellerin üzerinden uçup gittiğini anlatmak, o dönemin telgraf memurlarının en büyük kabusuydu.
Direklerin Altında Nöbet Tutanlar
İşin komedi kısmı sadece telgrafhanelerde kalmadı, kırsal kesime de sıçradı. Dağ tepe demeden Anadolu'nun dört bir yanına dikilen ahşap telgraf direkleri ve gerilen teller, köylülerin en büyük eğlencesi ve merak konusu haline gelmişti.
Şehirdeki akrabalarından veya askerdeki oğullarından mektup bekleyen pek çok kişi, telgrafın çalışma mantığını epey "fiziksel" yorumlamıştı. Telgrafın, kağıtların tellerin içinden veya üzerinden kayarak gittiği bir sistem olduğuna inanıyorlardı. Bu yüzden günlerce telgraf direklerinin altında oturup, rüzgarda sallanan tellere bakarak "Acaba bizim mektup ne zaman geçecek?" diye bekleyenlerin sayısı hiç de az değildi.
Hatta rüzgarlı havalarda tellerin çıkardığı o uğultulu sesi duyanlar, "Dinleyin, mektuplar konuşarak geçiyor, bizim oğlanın sesi bu!" diyerek kulaklarını direklere dayıyorlardı.
Kuşlara Verilen Rüşvet
Tellerin havada asılı durması, bazı "pratik zekalı" vatandaşların da aklına farklı fikirler getiriyordu. Tellerin üzerine konan kuşların, mektupları taşıyan gizli kuryeler olduğuna inananlar bile çıkmıştı. Telgraf memurlarına para vermek istemeyen bazı uyanıklar, yazdıkları kağıt parçalarını direklere tırmanıp tellere bağlıyor, kuşlar gelip alıp götürsün diye bekliyordu.
Yani, bugün saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna mesaj atarken (ve mavi tik yanmadı diye sinirlenirken), bir zamanlar atalarımızın direk diplerinde rüzgarın sesini dinleyerek sevdiklerinden haber beklediğini hatırlamak yüzümüzde sıcak bir tebessüm bırakıyor. Tarih, sadece anlaşmalar ve savaşlardan değil; insanların teknolojiyle olan bu masum ve komik imtihanlarından da ibaret!
